• KADINA YÖNELİK ŞİDDET!

    Simone de Beavvoir’in 1949 yılında yayınlanan İkinci Cins, “Kadın Doğulmaz Kadın Olunur!” kitabındaki bu belirleme feminist mücadelede son derece önemlidir. Üzerinden tam 73 yıl geçti ama hala çok güncel. Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren hetero toplumlarımızda iki cins olarak belirlenen ama yaşam içinde yönelimleri ile değişebilen kadın ve erkek olmanın yarattığı büyük , derin, iflah olmaz çelişkiler üzerinden toplumlar, devletler inşa edildi. Doğumdan önce yapılan hazırlıklar da bu kafayla sürdürülüyor. Yani kız ise pembe, oğlan bebekse mavi giyisiler hazırlanıyor. Şüphesiz günümüzde farklı bakış açıları hızla çoğalıyor ve yeni nesil çok daha farklı. Ancak kapitalizm eski kafada devam ediyor. Yani torunuma giyisi seçerken özellikle kız çocukları için pembe dışında renk bulmak öylesine zordu ki. Toplumun dayattığı ve beyinlerimize nakşettiği toplumsal cinsiyet rolleri ile hayata başlıyoruz. Devletler de böyle şekillenmiş. Yönetenler erkekler. Aile içinde de yönetici var. Ve asıl sorun oradan başlıyor. Baba evin reisi. O ne derse o oluyor. 1.Ocak.2002 tarihinde Medeni Yasa’daki “Ailenin reisi erkektir” maddesi resmen kaldırıldı. Kadın kurumlarının büyük emek ve çabasıyla gerçekleşti. Yasalardan bu maddenin çıkarılması son derece önemli bir adımdı. Uygulamada ise bu madde 80 milyonluk nüfusu olan ve birbirlerinde çok farklı hayatlar süren Türkiyeliler için henüz hayata tam olarak geçirilemedi.

    CNN Türk’ün Anadolu Ajansı haber kaynaklı 07.02.2017 tarihli yayınında 2016 TÜİK verilerine göre nüfusumuzun yüzde 92’si il ve ilçelerde yaşıyor. Köylerin hızla terkedilmesi son on yılda AKP’nin hayvancılık ve tarım üzerindeki anlaşılmaz politikalarıyla hız kazandı. Alt yapısız hazırlıksız yaşanan şehir ve kasabalara göçün aynı zamanda kadınlara yönelik şiddetin de artmasında önemli bir rol oynadığını düşünmekteyim. Bu alt yapısız çarpık şehirleşme kadınların, gençlerin farklı yaşanan hayatlarla yüzleşmesini sağladı. Yani kadın olmak yolunda ciddi farkındalıklar yaşanmaya başlandı. Tüm yoksulluklara rağmen artık herkesin elinde olan akıllı telefonların farkındalıkları arttığı da bir gerçek. Kadınlar üzerlerindeki baskıyla yaşamamanın mümkün olduğunu, en azından bundan kurtulmanın isteğini daha fazla hissediyor. Bu farkındalıklarla şiddetin en görünür biçimi olana fiziksel şiddetten kurtulmak isteyen kadınlar da eşlerinden boşanma, kurtulma talebini giderek arttırdı. Önemli bir bilim alanı olan istatistik biliminden bu ülkede pek yararlanamıyoruz. Mevcut hükümet her türlü istatistiki bilgiyi ya kendine göre çarpıtıyor ya da gizliyor. Bu nedenle geçmiş yıllarla kıyas yapmak neredeyse imkansız. Ancak ciddi bir artış olduğunu gözlemliyoruz. Eşlerinden, sevgililerinden ayrılmak isteyen kadınların karşısına da giderek artan oranda ölüm çıkıyor. Öldürenlerin tamamı erkek. Öldürme teşebbüslerinin neredeyse hepsi amacına ulaşıyor. Yani kadını öldürmeyi kafasına koymuş bir erkekten kaçış yok. Üstelik basına yansıdığı kadarıyla öldürülme tehditti altındaki kadınların çoğu emniyet güçlerine ve adalet sistemine başvuru yapmış, koruma tedbiri aldırmış kadınlar. Demek ki devletin aldığı tedbirler kağıt üstünde kalıyor.

    Kadınların şiddetten korunmasını sağlamak için öncelikle iktidarda olan siyasi erkin konu hakkında uluslararası normlara uygun, sorunu çözmeye yönelik ve kadından yana düşünen bir bakış açısı olması gerekiyor. İlk iş olarak da devletin kadın sorunları için bir bütçe ayırması şart. Şiddetle mücadeleye ilişkin bir bütçe yoksa zaten baştan mücadele etme niyeti de yok demektir. İkinci önemli adım kadınların çocuklarıyla birlikte en kısa zaman içinde ulaşabilecekleri sığınakların olması. Sığınaklar tıpkı kota gibi geçici özel önlemler. Yani buraya sığınmak öncelikle canını kurtarmak için gerekiyor. Hiç bir kadın ömür boyu sığınakta yaşamıyor. kendi koşullarını düzenleyene, ayakta kalabilecek gücü bulana kadar kalıyor. Türkiye’de şu anda 112’si bakanlığa ait olmak üzere toplam 149 sığınak var. Sığınak açmak Belediye Yasalarında belirtildiği üzere yerel yönetimlerin görevi. Büyükşehirlerde ve nüfusu 100 bini geçen her yerde sığınak açmaya zorunlular. Nüfusu göz önünde bulundurduğumuzda yerel yönetimlerin bu görevi yapmadıkları ortaya çıkıyor. Üstelik büyükşehirlerin çoğunun CHP yönetiminde olduğunu düşünürsek CHP de bu konuda son derece duyarsız.

    Son yıllarda eklenen dijital şiddetle birlikte çok çeşitli şiddet türleri var. Daha önceki yıllarda şiddet olarak fark etmediğimiz pek çok şiddet türü, feminist ideoloji sayesinde tanımlandı. Yaşadığımız şeyin bir şiddet türü olduğunu fark etmek ya da bilmek mücadeleyi de kolaylaştırıyor. Şiddet şiddettir bunu kadın diye ayırmaya ne gerek var diyenlerse başından bu derin sorunu görmek istemiyorum demek istiyorlar. Kadınlar sadece kadın oldukları için şiddet görüyorlar. Bu da toplumun yarısının cinsiyeti için şiddet görüyor olması demektir. Buradan bakarsak eğer sorunun derinliği daha iyi anlaşılabilir. Dolayısıyla bu sorun bütün toplumun, bütün ülkenin sorunu.

    Türkiye Kadın Hareketi uzun yıllardır bu alanda kendi kurumlarını yarattı ve büyük bir özveriyle mücadele ediyor. Ancak devletin konuyla ilgili bir politikası olmadan ve sivil örgütlerle işbirliği yapmadan sorunda ilerleme kaydetmek mümkün değil. 20 yıllık süreç içerisinde de gördük ki iktidar tam zıt bir yerden konuya bakıyorsa değil ilerlemek elde edilen kazanımları teker teker geri çekmeye çalışıyor. 25 kasımda şiddeti sokaklarda kınamak isteyen kadınların üzerine de sanki bir savaşa, düşman güçlere saldırıyormuş gibi güvenlik güçleriyle saldırdılar. O da yetmedi, hesap yine Kürtlere kesildi ve Kürt kadınlarını gözaltına alma harekatı başlatıldı. Yeter ama artık. Biz kadınlar susmayacağız ve itaat etmeyeceğiz. Bizi durdurmanız mümkün değil.

  • MUHALEFET KADIN SEÇMENİ NE ZAMAN GÖRECEK?

    Yakın bir zamanda seçime gidiyoruz. Oldukça az bir zaman kaldı. Üstelik hepimizin çok önemli olduğunda hemfikir olduğumuz bir seçime. Yirmi yıllık AKP İktidarından memnun olmayanlarımızın sayısı son derece yüksek. İktidarın değişimi için mecbur tutulduğumuz alternatif ise Altılı Masa. Bu masayı oluşturan siyasilerin de fikri, ağırlıkla İslamcı ve Türk milliyetçiliği yönünde. Aklı başında olan herkes buradan büyük bir demokratik dönüşüm beklemiyor. Bir çoğumuzun tek isteği önce bunlar bir gitsin isteği. İçinde debelendiğimiz ekonomik kriz, tamamen yok edilen adalet sistemi, gittikçe cüretkârlaşan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, özel yaşama müdahale atakları, sanatın yasaklara boğulması hiç değilse durur bir soluk alırız umudundayız. Altılı masa ise bu umudumuzu gittikçe solduruyor. Bu grubun hiç ama hiç dokunmadıkları alansa yine kadınlar, kadın temsiliyeti. Seçmenlerin yarısının kadınlardan oluştuğunun farkında değiller. Kadınların değiştiklerinin de farkında değiller. Artık eskisi gibi kadınlar evin erkeklerinin siyasetten daha iyi anladıklarını sanıp onların işaret ettiği partilere oy vermiyorlar.

    Tam da bu noktada Altılı Masa’ya sorularım var; toplumsal cinsiyet konusunda bir çalışma grubu oluşturdunuz mu? Kadın Bakanlığının yeniden yapılanması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu bakanlığa nasıl bir bütçe ayıracaksınız? Son yıllarda artan kadın cinayetlerini durdurmak için alacağınız önemler nelerdir? Öldürülme tehditti altındaki kadınlar için neler yapacaksınız? Kadın sığınak sayısı hedefiniz nedir? Yaşamakta olduğumuz derin ekonomik krizde erkeklerden daha çok işsiz kalan kadınlar için çözüm önerileriniz var mı? Ev eksenli çalışan güvencesiz kadınları biliyor musunuz? Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Çalışan annelerin hakları ve kreşlere daha kolay ulaşabilecekleri çözümleriniz var mı? Aklıma ilk gelenler bunlar. İktidara gelince “İstanbul Sözleşmesini yeniden hayata geçireceğiz” dışında bugüne kadar tek bir cümle kurmadınız. Bu sorulara yanıt vermeden, kadınlardan oy istemeyi nasıl düşünüyorsunuz?

    Altı partinin internet sitelerinden yönetim kadrolarına baktım: Saadet partisi kongresini yeni yaptı. Kongre salonuna kadınlar ve erkekler ayrı kapılardan girip ayrı bölümlerde oturtuldular. 74 kişiden oluşan Genel İdare Kurullunun sadece 8’i kadın. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasındaki rollerini de düşünürsek toplumsal cinsiyet konusunda söyleyecek fazla lafımız yok. Gelecek Partisi’nin 60 kişilik Yönetim Kurulunun 15 i kadın. Demek ki yüzde 25 kota uygulanmış. Bu oran ilk kota uygulamalarının başladığı 2000’li yıllara ait ama ne diyelim eh diyorum. Demokrat Parti’nin 49 kişilik Genel İdare Kurulundan sadece 5’i kadın. Saadet Partisinin de gerisinde. Deva Partisi Genel Merkez Yönetim Kurulu ise 49 kişiden oluşuyor ve 17 si kadın. Yani yüzde 25 in biraz üzerinde. Dikkat çeken bir başka şeyde Genel Başkanları Ali Babacan’ın fotoğrafının diğer partilerden farklı olarak üste değil diğer üyelerin yanına konması. Bence önemli bir ayrıntı. Diğer önemli ve olumlu konu da kadronun çok genç olması. Bakalım bu olumlu görünüş seçim listelerine de yansıyacak mı? Gerçi baraj sorunu olan partiler listelerde daha fazla kadın göstermekte cömert davranırlar, bakalım bekleyip göreceğiz. İyi Parti’nin sitesinde Genel İdare Kurulu listesini bulamadım. Çıkan haberlere dayalı olarak son kongrede 50 kişilik Genel İdare Kurulu için tüzüklerinde bulunan yüzde 25 kadın kotası tutmamış. 13 kadının seçilmesi gerekirken 5 kadın seçilmiş. Tüzüğün gereğini yerine getirmek için aldıkları oy oranına göre 8 kadın asil üyeliğe kaydırılacakmış. Herhalde bu işlemi yapmışlardır. Anlayacağınız İyi parti için de durum oldukça düşündürücü. CHP’nin 60 kişilik Parti Meclisinde 20 kadın var. Yüzde 35 gibi bir kadın kotası uygulanmış. Sadece bu oranlara baktığımızda bile siyasi partilerin karar alma mekanizmalarında kadının fikri son derece sınırlı.

    Uygulamalar bakarsak aylardır süren seçim çalışmaları içeresinde bu liderlerin yanlarında kadın politikacıları göremedik. Sadece Deva Partisinin toplantıları veya etkinliklerinde Genel Başkanın yakınlarında kadınları fark etmek mümkün. Ancak İyi Partinin liderinin kadın olmasına rağmen yanı başında tek bir kadın yok. Parti sözcülerinin de hepsi erkek. Meral Akşener’i sürekli siyah elbiseli erkeklerin ortasında görüyoruz. Halk buluşmalarında kadınlarla diyalog kuruyor ama partisinde politika yapan kadınlar nerede? Örneğin HDP parlamentoya girdikten sonra makam arabası kullanan kadın vekiller sürücülerini, danışmanlarını kadınlardan seçti. Bu pozitif ayrımcılık son derece önemli bir duruş. Toplumda kadınlara güç veren mesajlar. Bu noktada en fazla eleştiriyi hak eden ise CHP. Türkiye’nin en eski partisi, kendini sosyal demokrat ve laikliğin güvencesi olarak tanımlayan bir parti. KA.DER (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) ile farklı partilerle bir çok projede çalışmış biri olarak CHP’nin güçlü bir kadın örgütlenmesi olduğunu biliyorum. Feminist ideolojiden beslenmedikleri bir gerçek olsa da büyük emekleri var. Hem kentli eğitimli kadınların hem de özellikle alevi aileler içinde halktan kadınların partiyle güçlü bağları var. Erkek egemen bir yapıya sahip olan ama değilmiş gibi davranan CHP de kadınların işi oldukça zor fakat seslerini daha güçlü çıkartmak zorundalar.

    Kadın kurumlarının açıkladığı gibi talebimiz artık yüzde 50 cinsiyet kotası. Yani bir fazlası da değil bir eksiği de. Tam eşitlik. Bu seçimde oylarının son derece belirleyici olacağına kesin gözüyle bakılan HDP Türkiye’deki siyasi partiler içinde bu konuda kendini ispatlamış bir parti. HDP’nin de yüzde 50 kadın seçmesini beklemek ve ummak istiyoruz. Altılı Masayı oluşturan partilerinde listelerinde kadınları hangi oranla göstereceklerini merakla bekliyoruz. Bizim siyasiler bu konuda oldukça uyanıklardır. Kadın adayları seçilemeyecek yerden göstererek kota doldurmaya çalışma ihtimalleri yüksek. Ama artık bu çok eski bir yöntem çabuk fark ederiz.

    Siyasette kadın temsiliyeti son derece önemli. Ama en önemlisi de seçimi kazanmaları gerekiyor. Toplumun yarısının kadın olduğu gibi seçmenlerin yarısı da kadın. Ayrıca her toplum bildiğim kadarıyla yüzde 15 e yakını cinsel yönelimi farklı olan bireylerden oluşuyor. İktidar son zamanlarda gittikçe artan bir şiddetle LBGT-İ bireyleri neredeyse yok etmeye yönelik tutum içinde. Oysa siyasilerin görmezden gelerek geçiştirdikleri önemli bir seçmen grubu da bu. Yani demem o ki sadece seçim ve seçmen açısından düşünüyorsanız bile iktidara geldiğinizde kadınlar ve LBGT-İ bireylerin hakları için neler yapacağınızı mutlaka belirlemeniz ve açıklamanız gerekiyor. Bunu yapmak içinde üzerinde çalışmanız gerekiyor. Üstelik ekonomi konularında yapıldığı gibi taa Amerikalardan bilirkişi getirtmek de gerekmiyor. Bu ülkede güçlü bir kadın hareketi ve yarattıkları kurumları var. Parti ayrımı yapmadan talep edilmesi halinde bu siyasileri aydınlatmayı ret etmeyeceklerdir. Üstelik Türkiye’de bütün partilerde ciddi bir kadın yapılanması var. Büyük bir özveriyle partilerine emek veriyorlar. İktidar partisinden bir şey beklemek zaten mümkün değil. Yirmi yılda kadın haklarını yerle yeksan ettiler. On Kasım nedeniyle Anıtkabirdeki devlet erkanı fotoğrafına bakmak bile yeterli. Neredeyse tamamı, siyah paltolu, asık suratlı yaşlı erkeklerden oluşuyordu. Bu karanlık kalabalık arasında çok az sayıda kadın vardı. İşte memleketi de bu hale getirdiler. Kadın milletvekili, bakan, belediye başkanı, vali, dekan, bürokrasideki müdürlüklerin hiç birinde kadın yok. Yok diyorum çünkü parmakla sayılacak kadar az tutulan kadın temsiliyeti yok demektir.

    Amerika’da 8 Kasım’da yapılan ara seçimlerde beklenen şey Biden’nın ağır yenilgisi, Trump’ın büyük zaferi şeklindeydi. Ama böyle sonuçlanmadı. Biden ağır bir yenilgi, Trump ise büyük zafer kazanamadı. Bir çok yorumcu bu sonuçta kadın oylarının önemli rol oynadığını belirtiyor. Kürtaj yasağının etkisi ile bu yasağı onaylayanlara oy vermedi kadınlar. Hemen yakınımızda yıllardır kadınlar üzerinde süren büyük baskıya karşı İran’da da büyük bir direniş ve isyan var. Yani tüm dünyada kadınlar büyük mücadeleyle edinilmiş haklarını gericiliğe, yobazlığa, emperyalist faydacılığa vermemekte kararlı. Türkiye’de de kadın oyları sonucu belirlemede büyük rol oynayacak. Muhalefetin bu gerçeği fark etmesi dileğiyle.

  • YALI ÇAPKINI

    Yalı çapkını. çoğunlukla tropik bölgelerde, göl ve deniz kenarlarında yaşayan bir kuş türüdür. Bu tür tüm dünyada yayılış alanı göstermektedir. Yerel adının çapkın olmasının nedeni, durup etrafı izlemeleridir.

    Mevzuu kuşlar değil, bir dizi. İnternette arama yaparken karşıma çıktı meğerse bir kuş türünün de adıymış yalı çapkını. Bu sefer dizinin içeriği söz konusu. Yeni başladı, 6. bölümü yayınlandı. Dizinin hikayesi son yılların çok tartışmalı bir ismine Gülseren Budayıcıoğlu’na ait. Burhan Cahit’in Yalı Çapkını isimli bir romanı var ama konusu farklı. Budayıcıoğlu’nun yakınlarda çıkacak olan Kırmızı Pelerin isimli kitabında yer alan bir öykü olduğu söylenmekte. Yine bir danışanının gerçek öyküsüymüş. Hikaye ise Burcu Alptekin tarafından senaryolaştırılıyormuş. Dizinin oyuncu kadrosu, çekim mekanları, yereli yansıtış biçimini kaliteli buldum. Bu dizi de kaliteli başlayıp reyting uğruna seyredilmez hale getirilen diğer pek çok dizinin kaderini paylaşabilir. Onu şimdiden bilemeyiz. Zaten derdimde bu değil.

    Dizini esas geçtiği yer Gaziantep. Kızımın çalıştığı yıllar içinde bir kaç kez gitme fırsatım oldu. Laf aramızda evlada dönük özlemden ziyade Antep’in yemekleri çok çekiciydi. İnanılmaz lezzetli ve çeşitli yemekleri var. Gezilecek görülecek pek çok yeri ile güzel bir kent. Tanınmış ve eskiden çok zengin olan, fakat şimdi yoksullaşan bir ailenin hikayesi ile başlıyor. Yoksullaşmalarını çaktırmamak için pek çok ayrıntı izliyoruz dizide. Ailenin babası ve halası son derece kibirli. Çevrelerine fakirleştiklerini hissettirmeme çabasındalar. Bu çabada anne ve iki genç kıza çok iş düşüyor. Erzak dolapları kitli. Özellikle çikolatalar gizlice yenebiliyor. Lüks mağazalarda dolaşıp etrafa alışveriş yapılmış hissi vermeye mecbur ediliyorlar.

    Bu dizide, kadına yönelik şiddet türlerinin pek çok çeşidini iç içe geçmiş bir şekilde izliyoruz. Bu açıdan baktığımda üzerinde düşünülecek ve konuşacak çok şey var. Budayıcıoğlunun diğer senaryolarının uygulandığı dizilerden hiç birini sürekli izleyemedim. Güzel başlayıp giderek sıkıcı olmaya başladığı için bıraktım. En çok da şiddeti göstermek için uzun, bir türlü sonu gelmeyen şiddet sahnelerini tercih etmeleri oldu. Bence bu yöntem caydırıcı olmaktan çok uzakta. Hatta pek çok sapık kafalı insan için yol gösterici bile olabilir. Bu noktada hiç kan ve şiddet göstermeden savaşın tüm acılarını hissettiren bir film önerebilirim “Lübnan Semaları” . Tam da bunu kastediyorum, kadına yönelik şiddeti anlatmak için uzun uzun ekranlarda kadın dövme görüntüleri verilmesinin şiddetle mücadeleye hiç bir katkısı yok. Hatta teşviki var.

    Hangisinden başlıyayım bilmiyorum ama şu sofradan başlamak geldi yine içimden. Antepli aile bir arada yemek yemiyor. Evin baş belası baba, tek başına yada arkadaşlarıyla yiyor. Anne ve iki kız ise misafirlerden artan yemekleri, mutfakta onların tabaklarından yiyor. Bu çok ama çok incitici. Eskiden köylerde örneğin benim memleketimde de evin gelinleri erkeklerin yanında yemek yemezlerdi. Misafir geldiğinde ise yemeklerin en güzel kısımları misafire ikram edilirdi. Evin büyük annesi de o sofraya otururdu. Ailenin diğer bölümü yani kadınlar ve çocuklar tencerede kalanları yerdi. Günlük yaşamda ise gelinler hariç bütün aile bir arada yerdi. Bu gelenekler özellikle feodaliteden gelen sevimsiz ve eril geleneklerdi. Kadının ikincilliğine dayanan ilkel durumlar. Artık bu tür gelenekler sürmüyor. Geniş aile de kalmadı. Yerini çekirdek aileye devretti. Her şey doğal olarak değişiyor.

    Dizide İlginç olan modernlikle feodalitenin böylesine iç içe yaşanması. İkinci aile çok zengin. Zenginlikleri mücevher tasarımcılığı gibi içinde sanatı da barındıran bir işten edinilmiş, İstanbul’da süper lüks villada yaşıyorlar. Hizmetçilerin, korumaların, lüks araçların fokur fokur kaynadığı bir lüks içindeler. Fakat süper markalarla, makyajlı, açık, saçık giyinen bu kadınlar da neredeyse bizim köydeki kadınlarla aynı kaderi paylaşıyor. O evde de şiirler okuyan, baş belası bir baba var. Her şey ondan soruluyor. Kahvaltıya ondan sonra inmek bir şiddet gerekçesi. Her sofra bir işkence. Her iki ailede mutlak olan kadınların erkek çocuk doğurması. Doğuramayanların vay haline. Esme iki kız annesi. İkisi de birbirinden güzel, zeki ve becerikli fakat ne yazık ki oğlan doğuramadığı için sürekli aşağılanıyor. O da sanki bu kendine ait bir suçmuş gibi ezim ezim eziliyor. Hiç bir itibarı yok. Fragmanlara bakıldığında İstanbul’daki ailenin çocuğu olmayan diğer gelini Asuman’a yakında kuma gelecek. Onun durumu daha felaket zira çocuğu olmayacağı kesinleşti.

    İki kızı olan baba, çok cin fikirli. Kızlarına yatırım yapmış. Tabiiki kendi için. Çünkü, kızların zengin kocalarla evlenmeleri aynı zamanda kendinin de zenginleşmesi demek. Küçüklüklerinden itibaren bunu hesaplayarak döve döve de olsa kızların eğitimlerini sağlamış. Yani iki yabancı dili şakır şakır konuşuyorlar. İnsanın ağzı açık kalıyor. Okula da gitmişler tam da üniversite sonuçlarının açıklanmasına yakın kızın biri zorla evlendirildi. Neyseki damadın ailesinin yarısı modern düşünüp kızın okumasından yana tavır aldı. Fakat önceliğinin çocuk yapmak olduğunda ısrar eden diğer bir yarı da var. Bakalım ilerleyen bölümlerde hangi taraf ağır basacak.

    Bir başka şiddet türü de sadakatsizlik mi desem ensest mi desem böyle bir durum var. İstanbul’daki ailede eşi ölmüş büyük gelin var İfakat. Ana kraliçe havalarında dolaşıyor. Ölen eşinin kardeşiyle ilişki yaşıyor. Herkesler biliyor ama çaktırmıyorlar. Fakat ilk bölümde bu gelinin kayınpederle yani o şiirler okuyan korkunç dedeyle bir ilişki yaşadığını düşündüren bir sahne oldu. O durum öyle gelip geçti. Bizim gözümüzden kaçmadı. Artık bu da fazlamı olur dedi dizinin sahipleri bilemem. Birde evin sevimli çapkını Ferit’in evin hizmetlisiyle yaşadığı bir ilişki var. Muhtemelen küçük oğlan da onun. Yani bu eskiden beri zengin evlerinde çok rastlanan bir durum. Evin çalışanı özellikle genç kadınlar, evin beyleri ve oğulları hatta bazen ikisinin birden ellerinden kolay kolay kurtulamazlar. Bu konuda çok ama çok örnek var. Fakat burada dikkat çeken şey hizmetli kadın oldukça isyankar, itiraz eden yanı var. Hatta yeni geline postasını koyuyor. İtirazlar ediyor. Sonu kötü olmaz inşallah. Bu durumu da herkes biliyor sanırım. Adam yalıçapkını ya ne yapsa yeridir. Çapkın Ferit, dedenin kesin talimatıyla, uslansın diye gelenek göreneklere uygun bir şekilde memleketten, bildikleri bir aileden seçildi. Aile içinde nispeten daha pozitif görünen fakat bir kadın olarak benzer şiddetleri yaşamış olan Ferit’in annesi Gülgün ise oğlunun statüsüne helal gelmesin diye oğluna sevgilisiyle evlendikten sonra da ilişkisini sürdürebileceği sözünü verdi. Nasıl bir iki yüzlülükse gelinini de pek sevdi. Çok modern anlayışlı bir kayınvalide şeklinde. Kızın evlendikleri gece eşinin sevgilisiyle otel odasında bir araya getirilmiş olması da ilginç. Fakat bu noktada kız hiç değilse istemediği adamın tecavüzüne uğramak zorunda kalmadı diye düşünüp, bu iğrenç durumu pozitife çevirmeyi tercih ettim.

    Yaşananlar gerçek bir öyküden alınmış. Doğrudur. Bunlar veya benzerleri Türkiye gibi erilliğin tavan yaptığı, namus ve ahlak anlayışının tamamen çarpık yaşandığı bir ülkede tabiiki mümkün. Kadınlar ekonomik özgürlükleri, eğitimleri olsa da yaşadıklarına karşı çıkamayabilirler. Yaşadıklarının bir şiddet olduğunu fark etmeleri için destek almak zorundalar. Servetin çok olması, kadınların içindeki iktidar hırsını da ortaya çıkarabilir. Mevcut düzenlerini kaybetmek bozmak istemeyebilirler. Yada baba şiddetinden kurtulmanın yolunun Suna karakterinde olduğu gibi zengin bir koca ile evlenmekten geçtiğine inanabilirler. Tüm kadınlar aynı güce sahip değil. Özellikle daha geleneksel kurallarla yetiştirilmiş kadınların bu çemberleri kırmaları hiç de kolay değil. Bunun çok ağır bedelleri var. Partnerleri yada ailenin erkekleri tarafından öldürülen kadınlar işte bu çemberi kırmaya çalışan kadınlar değil mi?

    Bir diziden yola çıkıp buralara niye geldin derseniz. Diziler veya filmler mesaj vermek zorunda değil. Ancak Türkiye yoksulluğun iyice yaygınlaşıp derinleştiği, sıkıntılardan biraz olsun nefes almak için insanların evlerinde dizilere sarıldığı bir ülke. Bunun için diziler son derece önemli. Özellikle kadınlar ve gençler açısından. Mevcut iktidarın çağa tamamen ters, gerici ve eril baskılarına rağmen Türkiye değişiyor kadınlar daha çok değişiyor. Böylesine eril bir diziyi süsleyip püsleyip neredeyse özendirecek şekilde halka sunmak son derece rahatsız edici. Aynı zamanda büyük haksızlık. Üstelik kendi rızaları olmadan evlendirilen bu gençler utanmadan bir de birbirlerine aşık edilecekler. Bir zamanlar yayınlanan o korkunç “Sıla” dizisinde de aynı şey olmuştu. Kadın tecavüzcüsüne aşık ettirildi. Oysa bu ülkede ciddi bir feminist kadın hareketi var. Kadınlara destek olan kurumlar var. Yani kadınlar özgürleşebilir, istemedikleri bir yaşamı reddederek kendi ayaklarının üstünde durabilir. Bunun için mücadele etme gücüne erişebilirler.

    Yani hiç değilse “Aliye” dizisindeki gibi kadının özgürlüğü ve kendi ayakları üstünde durma tercihiyle sonlanan ve kadınlara biraz olsun umut veren mücadele azmi veren diziler yapılamaz mı? Tamam 20 yıldır kadın haklarını sürekli geriye çekmeye çalışan bir iktidar var. Daha çok yakın zamanda, Cumhurun başı meclis kürsüsünden akademisyen bir kadına çok sayıda erkek çocuk doğurmasını önerdi. Kürtlerle savaşmak için. Kürtleri aşağılamanın yanında kadınlara bakış açısını da bir kez daha gösterdi. Ama her devranın bir sonu var. Hep umutsuzluk hep umutsuzlukta olmaz ki. Kadın mücadelesini baltalayan bu dizilerden çok sıkıldık çok.

  • Ah Şu Diziler…

    Memlekette bunca sorun varken bu da nerden çıktı demeyin lütfen. Dizi izlemeyi seviyorum. Günün en iyi kafa dağıtılacağı saatlerde dizi izlemenin neresi kötü? Dizi izlemenin entelektüel bir eylem olamadığını düşünenler çok. Ama neyse ki ben kendimi o kadar entelektüel görmüyorum. Bu yazının konusu ise Türkiye dizileri. Yabancı dizilere başka bir yerden bakmak gerekiyor. İçinde çok sanatsal, çok etkileyici, heyecan verici olanları var. Türkiye dizilerine de haksızlık etmeyelim. Kaliteli diziler izledik. Leyla ile Mecnun, Behzat Ç, Hatırla Sevgili, Bu kalp Seni Unutur mu?, Şaşı Felek Çıkmazı, Yedi Tepe İstanbul unutamadıklarımdan bir kaç tanesi.

    Türkiye dizileri daha ayrı bir kategori benim için. Her şeyden önce yaşadığımız ülkeyi, ülkemizin insanlarını, aile yapısını ve iletişim biçimini yansıtıyor. Yapıldığı zamanın politik yansımalarını da içinde barındırıyor. Bu açıdan bakınca önemli buluyorum. Otuz yıl önce çekilmiş bir diziyi izlediğinizde bunu daha net fark ediyorsunuz. Hemen hemen hepsinin ortak noktası “bu kriz ortamı” diyerek başlayan ekonomik sıkıntıların ifade edildiği cümlelerin sıkça tekrar edilmesi. Gerçi bugün yaşadığımız kadar büyük olanı olmadı ama ekonomik krizimiz hep oldu.

    Neyse ben çok ciddi şeylerden bahsetmek istemiyorum. Kafama takılan, bunlar düzeltilemez hatalar mı diye düşündüğüm izlerken sinir olduğum şeyler. Bu özensizliğe kaliteli dizilerde de sıkça rastlanıyor. İnsan kendini kötü hissediyor ve biz izleyicileri önemsemiyorlar hissine kapılıyorsunuz. Bunlar ufak ayrıntılar, kimse takılmaz diye mi düşünüyorlar acaba? Ama ben ve benim gibi pek çok kişi bu ayrıntılara takılıyoruz. Tadımız kaçıyor o zaman da.

    Öncelikle gıcık olduğum temel bir kaç sahneden bahsedeyim. Birincisi her türlü yemek sahnesi. Bu sahnelerde sınıfsal mesele çok önemli. Gerçek yoksul sofrası çok az kuruluyor nedense. En yoksul sahne Hazal Kaya’ın başrolde oynadığı Bizim Aile dizisiydi. Herkesin önüne eliyle kopardığı ekmek parçalarını koyuyordu. Peynir veya zeytin çok az oluyordu. Bunları da küçük çocukların önüne koyuyordu. Herkes elleriyle yiyordu. Evet tam yoksul sofrasıydı. Yani bir gecekondu sofrasında domatesin çatal bıçakla kesilip kibar kibar ağza götürülmesi çok itici oluyor. Daha orta halli ailelerde de abartılı sofralar kuruluyor. Orta sınıf aileler bizim memlekette çeşit çeşit yemek yapmazlar, yapamazlar buna imkan da yoktur, böyle bir kültür de yoktur. Mesela kahvaltıda kimse artık salam yemiyor. Kocaman bir tabağa salam doğrayıp koymayın artık. Her kes sokak hayvanlarına veriyor salamı. Bu salam merakı yetmişli yıllara aitti. O vakitler zenginler eksik etmezdi sofralarından. Orta sınıf için En kral yemek kuru fasulye ve pilavdır. Onun yanına da turşu veya salata olur. Sofraya çok çeşitli yemek koyduğunuzda anlatmak istediğiniz orta sınıf aile tablosu yok olup gidiyor. Enn burjuva ailelere gelirsek, bi defa mutlaka oturur oturmaz kavga çıkıyor. Kimse ağzına bir lokma alamadan kavga kıyamet herkes sofradan kaçışıyor. Ayrıca bu zenginler her kahvaltıda mutlaka portakal suyu içmeye mecburlar mı? Kış demeden yaz demeden çayın yanında koca bardaklarla portakal suyu ve yine ya kavga edip kalkıyorlar ya daha oturmadan işim var acelesiyle o güzelim portakal sularını öylece bırakıyorlar. Zengin kahvaltılarında unlu mamullerden alındığı çok belli olan tabaklar dolusu pastalar da çok itici. Hafta içinde bizim zenginler de pasta çörek yemiyorlardır diye düşünüyorum. Sofra sahnelerinde Aşk_ı Memnu dizisi oldukça başarılı ve gerçekçiydi. Puaçalar mutfakta pişiyormuş hissi veriliyordu. Oyuncu bir arkadaşımdan duymuştum. Yemekler dekormuş ve dışarıdan getirtiliyormuş. Öyle yumulup hepsini yeme özgürlüğü yokmuş oyuncuların. Dekoru yemiş oluyormuşsun. Yani gerekçe bu olsa bile şu sofra meselesi önemli. Hele topyekun yoksullaştığımız, çeşitli yiyeceklere hasret kaldığımız bu dönemde yapmayın bari. Zengin sofralarının bir olmazsa olması da zeytinyağlı enginar. Tamam çok faydalı, eskiye göre daha çok tüketiliyor da yine de Akdeniz ve Ege bölgesi alışkanlıkları. Bizim Kürtlerin enginar yeme alışkanlıkları yok. Bildiğim kadarıyla İç Anadolu insanı da her gece kocaman tabakla sofranın orta yerine enginar koymaz.

    İkinci mesele bavul toplama. Genellikle kadınlar bir şeye kızıyorlar, ya öfkeyle ya panikle acele evden ayrılmaları gerekiyor ve bavul hazırlıyorlar. Çok kaliteli dizilerde de bu sahneler beni deli ediyor. Türkiye’de böyle bavul toplayan kadın yok. Bu konuda ısrarcıyım. Küçücük bir bavulu açıp, dolaptan gördüğün ilk bir kaç kıyafeti askılarıyla bavula tıkıştırıp evi terk eden kadın tiplemesi hiç inandırıcı değil. Zengin olsun fakir olsun biz kadınlar bavula kıyafetleri askılarıyla koymayız. Güzelce katlarız ve ayakkabı terlik gibi daha sert şeyleri önce koyarız. Ayrıca, Türkiyeli kadınların ilk alacakları özel eşyaları iç çamaşırları, ev giysileri, birbirine uyacak çok az dış giysi, gereken ilaçlar falan olur. Bu sahnelerde sadece abiyelerini alıp evi terk eden kadınlar bile oluyor. Çok gerçek dışı çok.

    Her dizinin olmazsa olması hastalık ve hastane sahnelerine gelelim. Çünkü dizilerde bir çok sorun, birisi hastaneye düşünce çözülüyor yada yatışıyor. Gerçekten bu sahneler çıldırtıcı. En ağır hastanın bile ağzında hemen kayıp düşecek bir oksijen aleti oluyor. Eğreti eğreti duruyor. Hasta yakınlarının temel kavgası ise “burada beklemeyin eve gidin”. Mesela komadaki çocuğun annesine, yada adamın karısına sen git evde dinlen diye ısrar ediyorlar. Bu sahnelerde çok sinir edici. Senaristler başka diyaloglar geliştiremezler mi? Bu sahneler için. Bu konuda en gerçekçi dizi Behzat Ç idi. En baba ziyarette bile Behzat komiser hadi bu kadar yeter diyerek bir kaç dakikada ekibi toplayıp çıkıyordu hastaneden. Ameliyat sahneleri daha bir facia. Yabancı diziler bu sahnelerde çok başarılılar. Çok gerçekçi oluyor. Sanki daha çok emek harcıyorlar bu konuda. Bir de iyileşme süreci var ki… İnsan ne diyeceğini şaşırıyor. İstanbul Sokakları dizisinde başrol oynayan Gizem Karaca, kalp nakli ameliyatından bir ay sonra evde gelip göbek attı. Yani bay pas geçirmiş biri olarak kalp naklinden bu kadar kısa süre sonra göbek atılabileceğine inanmam mümkün değil.

    Daha neler ver neler, çok ama çok zengin bir aile bir günde sokağa düşecek kadar yoksullaşıyor. Absürt komedilerde olur da, ciddi bir dizide gerekçesini izleyiceye sunmadan çok zenginin çok fakir olması bir günde olmaz. Oyuncuların adeta donarak uzun uzun diyalogsuz bakıştıkları sahnelerde çok sıkıcı. Buralarda hemen atlayıp başka bir diziyi de kıyısından yakalayıp takip edebilirsiniz. Bu sahneler bu işe yarıyor. Kadınların giyimleri de beni benden alıyor. Yahu zaten var olan muhafazakarlık 20 yıldır tavan yapmış durumda. Özel sektörde bile kadın çalışanların kırmızı oje sürmelerine kadar yasaklar varken kadın oyuncular sürekli yarı çıplak abiyelerle işyerine gidiyorlar. Sadelikten eser yok. Hiç bir işyerine abiye ile gidilmez rahat değil her şeyden önce. İşyerine abiye ile gitmenin mantığı o kıyafetleri üreten firmaların reklamı olabilir. Arkadaki gerçek budur belki. Ama bize yazık değil mi? Ya bir de çok eleştirildiği halde ısrarla ve inatla hala ayakkabıyla içeri giriliyor. Hatta yatağın üstüne çıkılıyor. Çok zenginler ne yapıyor bilmiyorum ama bu ülkenin kadınları olarak kimseyi evin içine ayakkabıyla sokmayız biz. Sokaklar çok pis, evi temiz tutmaktan sorumlu aile bireyleri olarak yaptırmayız bunu. Kapının girişinde daima ilk hareket ayakkabı çıkartıp terlik giymektir. O kadar…

    İnsan yaptığı işi biraz daha ciddiye alır. Bizler oturup güzel güzel zaman ayırıyoruz, memleketin devasa sorunlarından birazcık uzaklaşalım diyoruz. Siz dizi yapımcıları da biraz daha özenli olsanız. Üstelik dizi sektörünün ülke ekonomisine büyük faydası olduğunu biliyoruz. Çok ülkede merakla izleniyor. El aleme karşıda ayıp sonuçta. Yaşam içinde ufak ayrıntılar çok önemli. Lütfen daha özenli yapın şu dizileri.

  • Merhaba

    Uzun süredir yapmak istediğim bir şeydi. Nihayet bir arkadaşımın yardımıyla bloğumu açtım. Biz internetle kırklı yaşlarda tanışmış bir nesiliz. Bu tanışıklığımız öyle çok da derinleşemedi. Hala cep telefonunun inceliklerine yabancıyız. Çok basit ama işimi kolaylaştıran yeni bir şeyi öğrendiğimde çok mutlu oluyorum. Dört yaşındaki torunum benden çok daha ileride. Üstelik telefonu çok sınırlı kullandı. Daha çok mecburiyetle eline verildi. Yeni nesil, ustalıkla bütün yasakları delmeyi beceriyor. Valla bir yandan da iyi ediyorlar diyorum. Bizler yasaklarla büyüdük. Ömür kısa, denesinler her şeyi. Gerçi şimdi de bilim ve tıp dünyası her şeye cız diyor. Sonra fikir değiştiriyorlar falan. Neyse işte bu yüzden benden daha genç ve daha erken bilgisayar dünyasıyla tanışmış bir arkadaşımdan yardım aldım. Teşekkür ederim kendisine.

    Bloğumdaki ilkyazım olacak. Yazmayı seviyorum. Düşüncelerimi yazı ile ifade etmekten hoşlanıyorum daha doğrusu. Bu konuda deneyimim var. Epeyce yazmışlığım var yani. İlgi alanım toplumsal cinsiyet meselesi. Cinsler arasında eşitlik sağlanmadan, devlet yönetimleri cinsler arasında eşit paylaşılmadan, devletler kadın bakış açısıyla yönetilmeden, demokrasiye ulaşmanın mümkün olmadığını düşünürüm.

    Çok isterdim bir mucize devrim olsun, kadınlar hayatın her alanında eşit temsil edilsin, bakın ısrarla eşit diyorum. Yani kadınlar daha fazla olsun değil. Eşit olsun. Sadece kadın oldukları için şiddet görmesin, öldürülmesin. Mesela Finlandiya’daki gibi coşkuyla dans eden bir kadın başkanımız olsun. Sonra birden büyü bozuluyor, çatık kaşlı Cumhurbaşkanımız ve çatım çatım kaşlı, kurt bakışlı her daim başkan yardımcısı Bahçeli’nin suratı gözümün önüne geliyor. Ya yıllardır yüzümüzü güldürmediler ama kendileri de hiç gülmüyor. Acaba evde gizli gizli gülüyorlar mıdır? Yani şöyle katılarak güldükleri oldu mu hiç? Aklımda deli sorular.

    Bu arada seçimler çok yaklaştı. Gerçekten son derece önemli bir seçimin arifesindeyiz. Ortalık toz duman. Yine takım elbiseli orta ve orta yaş üstü erkeler meydanlarda. Aralarında sadece bir kadın lider var. Eskiden çok kötü, kanlı deneyimler yaşatmış kadın başkan olmuştu bu ülkede. Kadın bakış açısı sıfır altıydı. Yeni kadın liderin ondan bir tık daha fazla kadın bakış açısı var sanki. Henüz ne kadar olduğunu tam bilemiyoruz. Yanında tek bir kadın yardımcıda göremedik. Ana muhalefet partisinin de kadın sözcüsü yok. niye yok? Gerçekten çok merak ediyorum. Muhtemelen yine ve hep olduğu gibi bir erkek başkan olacak. Hiç değilse yeni biri gelsin istiyoruz. Eeee yirmi yıl dile kolay. Biz çok yorulduk. Onlarda yorulmuştur sanırım ama pek belli etmiyorlar. Yine iktidar, hep iktidar diyorlar.

    Şakası yok zaten var olan erkek egemenliği iyice güçlendi. Muhalefetin bu ülkenin gerçeklerini karşılayabilecek bir toplumsal cinsiyet programı olması lazım. Şimdiye kadar tek söyledikleri, İstanbul Sözleşmesi’ni geri getireceğiz. Yok artık bir de onu geri getirmeyin. Bu konuda söyleyecek çok söz var. Ama şimdilik bu kadarı yeterli sanırım.